Either scripts and active content are not permitted to run or Adobe Flash Player version 11.1.0 or greater is not installed.

Get Adobe Flash Player
canlı izle
Yaşam Rehberi
NEDEN ŞİŞMANLIYORUM?
Dr. Gürol Oral
14/05/2013
[email protected]

Bize dayatılan formüle göre, aldığımız kalori ile harcadığımız kalori arasında uyumsuzluk olursa şişmanlarız. Yani kilomuzu korumak için aldığımız ve harcadığımız kaloriler eşit olmalıdır. Bu kadar basit. Acaba gerçekten öyle mi?

Diyelim ki elmayı çok seviyoruz ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz için her akşam yemekten sonra bir elma yiyoruz. Bunun dışında sadece harcadığımız kadar kalori alıyoruz. Bu durumda her gün bir elmanın kalorisi kadar, yani altmış kalori fazlamız olur. Hiç de önemli değil gibi duruyor. Oysa formül öyle söylemiyor. Günde altmış kalori demek, senede yirmibir bin kalori demektir. Her yedi bin kalori bir kilo demek olduğuna göre bu insan her sene üç kilo şişmanlayacak demektir. Sadece bir elma için senede üç kilo. Bu kişinin yirmi yaşında, elli kilo olan bir kadın olduğunu varsayalım. Onsene sonra seksen kilo, yirmi sene sonra, yani kırk yaşında yüz on kilo olacak demektir. Yirmi yaşında elli kilodan kırk yaşında yüz on kiloya. Bir elma ve yirmi senede altmış kilo. Ya elma değil de kalorisi daha yüksek olan bir meyve, örneğin muz yeseydi? Neyse ki insan organizması havuz problemi mantığıyla açıklanamayacak kadar karmaşık. 

Neden şişmanladığımızın yanıtı ne kadar yediğimizde değil, ne yediğimizde saklı.

İnsanlık tarihine baktığımız zaman besin zincirinin üç defa büyük değişiklik geçirdiğini görürüz;
1 – Avcı toplayıcı dönemi.
2 – Tarım dönemi.
3 – Sanayi dönemi.

İnsanoğlu iki buçuk milyon sene avcı toplayıcı olarak yaşadı. Zorlu şartlarda hayatta kalabilmek için aklını kullandı. Etlerinden faydalanacağı hayvanları avlamak için tuzak kurmayı, bıçak, balta ve ok kullanmayı öğrendi. Hava aydınlanmadan topluca ava çıkılır, şanslı bir gün ise akşam barınağa ganimetle dönülür, yemekten sonra uyunurdu. Topluluktaki herkes çalışırdı, çünkü iş çok, insan sayısı azdı. Bölgedeki av hayvanları tükendikçe yer değiştirilir, verimli bir yer bulunduğunda geçici olarak konaklanırdı.

Bu ilk dönemde başlıca besin kaynağı hayvanlardı. Etleri enerji verirken yağları da soğuk günlerde sıcak kalmalarını sağlamaktaydı. Yabani meyveler ise nadir bulunan yiyeceklerdi.

Bu uzun dönemde insan metabolizması iki şeye adapte oldu, hareket etmeye (çünkü avlanmak, av olmaktan kurtulmak, besin kaynakları bittikçe yer değiştirmek için hareket halinde olmak zorundaydı) ve hayvan etine. 

Oniki bin sene önce buzul çağının sona ermesi ve yağmurlar nedeniyle sulak arazilerin artması sonucu ilk olarak Mezopotamya’da, daha sonra Meksika, Çin, Andlar, Kuzey Amerika ve Sahra altı Afrika’da tarım yapılmaya başladı. Yerleşik düzene geçildi. Arpa, buğday, mısır, pirinç ekilmeye başlanmasıyla birlikte geniş insan topluluklarını doyurmak mümkün oldu. Böylece insanlar av eti yerine üretimi ve saklanması daha kolay olan tarım ürünlerini tüketmeye başlamıştı. Yüz bin nesil boyunca tüketilen et yerini arpa, buğdaya bırakmıştı. Bu altı yüz nesil devam etti.

İki yüz sene önce ise insanoğlu rafine şekerlerle tanıştı. Bu amaçla Afrika’dan getirilen köleler Jamaica’daki çiftliklerde çok zor şartlar altında şeker üretmeye başladı. Önceleri sadece elit bir kesimin ulaşabildiği lüks tüketim ürünü olan şeker zamanla ucuzladı, toplumun her kesimine ulaştı. Bütün bunlar sadece on nesil önce oldu. O zamana kadar şeker nedir bilmeyen insanoğlu günümüzde rafine şekerlerin kuşatması altındadır.
Henüz daha tarım ürünlerine bile tam olarak adapte olamamışken beslenme şeklimizin bir defa daha bu kadar radikal bir şekilde değişmesi beraberinde çeşitli hastalıkları getirdi. Şişmanlık bu hastalıklardan biridir.

Karbonhidratların, özellikle de rafine karbonhidratların sofralarımızda giderek daha çok yer almasıyla birlikte obezite de sorun olmaya başladı. Günümüzde insanların yarıdan fazlası ya obez, ya da kilolu.

Karbonhidrat içeren bir şey yediğimizde (çay  şekeri, ekmek, makarna, patates, havuç, tatlı, pasta, kurabiye, hamur işleri, alkollü içecekler, gazlı içecekler, meyve suları, meyveli sodalar, meyveli yoğurtlar, bal, reçel, pekmez) hızla emilir ve kanda glukoz (şeker) seviyesi yükselir. Bu glukozun bir kısmı vücudumuzun o anki enerji ihtiyacı için kullanılır. Kalan kısmı kan şekerinin yükselmesiyle birlikte salgılanan insülin tarafından kandan alınarak yağ dokusunda depolanır. Bir süre sonra kan şekerimiz tekrar düşer, midemiz, kazınır, bir şeyler atıştırırız. İnsülin tekrar yükselerek kan dolaşımındaki şekeri tekrar yağ dokusunda biriktirir. Tekrar acıkırız. Bu kısır döngü devam eder, biz de şişmanlarız. Aldığımız karbonhidrat ne kadar rafine ise, yani işlenerek saflaştırılmış ise o kadar çabuk kana geçer, bizi o kadar çok şişmanlatır.

Oysa kandaki insülin seviyesini yükseltmeyen protein ve yağlar alındığında sindirim sisteminden yavaş yavaş emilerek kana karışır ve kan dolaşımında uzun süre kalarak çok daha uzun süre tokluk hissi verir, büyük bölümü enerji ihtiyacı için kullanılır ve yağ dokusunda depolanmaz.

Son söz: 
Bir besin insanoğlunun besin zincirinde ne kadar eskiyse o kadar az kilo aldırır.
Bir besin ne kadar doğal, yani işlenmemiş ise o kadar az kilo aldırır. 
Bir besin ne kadar az karbonhidrat (özellikle rafine karbonhidrat) içeriyorsa o kadar az kilo aldırır.

Yorumlar
Ad Soyad
E-Posta
Başlık
Yorum
Yazarın Diğer Yazıları
Ayhan Ongun
Serdar Karcılıoğlu
Ahmet Karataş
Deniz Poyraz
Dr. Gürol Oral
www.kenttv.net © 2000 - 2017 | Bodrum Kent Radyo Tv. A.ޞ. | Kalekonut Sosyal Tesisleri BODRUM - MUĞLA | Tel: 0252 317 30 30 (PBX)